08 Apr

İnternetin yerini süper hızlı internet alacak

 İsviçreli bilim adamları halen kullanılan geniş band bağlantısından 10 bin kat daha hızlı bir sistem üzerinde çalışıyor. Yeni şebekenin yaygınlaşması ve genel kullanıma da açılması halinde film, müzik ve resim dosyaları saniyeler içinde indirilebilecek.

Halen kullanımda olan geniş band internetin yerini yakında süper hızlı internet alabilir. Kısa adı CERN olan, İsviçre’deki Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi, geniş band internetin yerini alabilecek yeni bir ağ üzerinde çalışıyor. Bu yeni bir ‘grid’ projesi…

‘Grid’, bilgisayarların işlem ve veri depolama kaynaklarını, internet üzerinden paylaşmalarını ve onbinlerce, yüzbinlerce, hatta milyonlarca bilgisayarın, tek bir süper bilgisayarmış gibi çalışmasına imkan veren bir ağ teknolojisi.

CERN’deki bilim adamları, bu sayede, gelecek yaz yapmayı planladıkları deney sırasında ortaya çıkacak onbinlerce terabyte’lık veriyi anında işlemeyi ve dünyanın dört bir yanındaki araştırma merkezleriyle paylaşmayı planlıyor. Söz konusu deney, evrenin başlangıcı kabul edilen “Büyük Patlama”nın, laboratuar ortamında simüle edilmesine dayanıyor. Yeni, süper hızlı internetin bu deneyle eşzamanlı hizmete girmesi planlanıyor.

Yeni sistem, şimdilik genel kullanıcının değil araştırmacıların hizmetinde olacak. Ama yakın gelecekte aynı teknoloji ve altyapıyla genel kullanıcıya yönelik süper hızlı internet bağlantısı mümkün. Bu denli yüksek bir erişim hızıyla şu anda indirilmesi saatler alan filmler, müzik ve resim dosyaları birkaç saniye içinde bilgisayara inecek. Bilgisayar kullanım alışkanlıklarının değişmesi de kaçınılmaz görünüyor. Uzmanlar, yakın gelecekte kullanıcıların verilerini kişisel bilgisayarları yerine artık doğrudan ağ üzerinde depolayacağını, masaüstü bilgisayarların tarihe karışacağını öngörüyor…

08 Apr

‘Bu yıl küresel sıcaklık düşecek’

 Büyük Okyanus’taki La Nina akıntısının soğutucu etkisi nedeniyle bu yıl küresel sıcaklıkların 2007’e kıyasla daha düşük olacağı belirtildi.

Bu sıcaklık düşüşüne Pasifik’teki La Lina akıntısının soğutucu etkisinin neden olabileceğini belirten Dünya Meteoroloji Örgütü’nün Genel Sekreteri Michel Jarraud, La Nina akıntısının yazın da süreceğini söyledi. Bunun, 1998’de El Nino’nun dünyayı ısıtmasından bu yana sıcaklıkların küresel olarak yükselmediği anlamına geldiğine dikkat çekildi.

La Nina ve El Nino, etkileri tüm dünyada hissedilen iki büyük su akıntısı. İspanyolcada “Küçük Kız” demek olan La Nina’nın dünyayı soğutucu, “Küçük Oğlan” anlamına gelen “El Nino”nun da ısıtıcı etkisi var. Bu yıl Büyük Okyanus La Nina’nın etkisi altında. Akıntı, bu yıl Avustralya’daki şiddetli yağmurlara ve Çin’deki rekor soğuklara katkıda bulunmuştu.

Michel Jarraud, La Nina’nın etkisiyle sıcaklıkların bir derecinin altında bir oranda artacağını söyledi. El Nino’nun dünyayı ısıttığı 1998’den bu yana küresel sıcaklıklar hiç artmadı.

Bir grup bilimadamı, bunu küresel ısınmada son noktaya gelinmesi olarak değerlendirip, dünyanın sera etkisi yapan gazlara karşı düşünülenden daha dirençli olduğununun ortaya çıktığını savunuyordu. Fakat Michel Jarraud, bunun doğru olmadığını, 2008’de sıcaklığın yüzyıl ortalamasının yine de üstünde olacağını belirtti.

Bilimadamları önümüzdeki beş yıl içinde rekor sıcaklıklara ulaşılacağı beklentisinde.

08 Apr

Güneş, iklim değişikliğinden aklandı

 

Bilimadamları, iklim değişikliğinin güneşin kozmik ışınlar üzerindeki etkisinden değil sera etkisi yapan gazlardan kaynaklandığını tespit etti.

 İngiltere’de Lancaster Üniversitesi’ndeki araştırmacıların elde ettiği bulgular, küresel ısınmayla karbon emisyonu arasında bağlantı olmadığını düşünen grupların teziyle çelişiyor.

Yaklaşık 10 yıl önce, Danimarka’daki bir grup araştırmacı iklim değişikliğinin ana nedeninin güneşin manyetik alanındaki değişimlerle ilgili olduğunu savunmuştu. Buna göre manyetik alanın gücü dünyaya ulaşan kozmik ışınların sayısını etkiliyor; bu da havanın bulutlu olup olmayacağını ve dolayısıyla sıcaklığı belirliyordu.

Lancaster Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, son yirmi yılın güvenilir kayıtlarını tarayarak bulutlarla atmosfere düşen kozmik ışınların oranınını karşılaştırdılar ve ikisi arasında hiçbir bağlantı olmadığını saptadılar. Zira, eğer kozmik ışınlar dünyanın daha bulutlu olmasına yol açmıyorsa, o zaman 10 yıl önce ortaya atılan teori de geçerliliğini kaybetmiş oluyor.

Araştırmacılara göre bu sonuç, sera etkisi yapan gazların salımını azaltma yönündeki çabalarına devam edilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

08 Apr

100 bin ton karbondioksit gömülüyor

 Avustralya, sera gazı emisyonunu azaltmak için 100 bin ton karbondioksidi yeraltına “gömmeye” başladı.

Yetkililer, güney eyaleti Victoria’da yerin 2 kilometre altında doğal gaz rezervlerinin boşaltılmasıyla oluşan alanda, “jeosekestrasyon” adı verilen deneysel bir teknoloji kullanılarak 100 bin ton karbondioksit tutulacağını ve sıkıştırılacağını söyledi.

1996’dan beri Kuzey Denizi’nde, 2 yıldan beridir de Cezayir’in İn Salah doğal gaz alanlarında her yıl 1’er milyon ton karbondioksit yeraltına “gömülüyor.”

ABD de petrol rezervlerinin iyileştirilmesi için 144 yerde yerin altına karbondioksit enjekte ediyor.

27 Mar

Lokomotifin İcadı

Lokomotifi ilk düşünen, daha doğrusu ilk gerçekleştiren Trevithick oldu. 1801′de inşa ettiği ve kendinden öncekilerden daha başarılı bir sonuç alamadığı buharlı arabası hatırlardadır. Bu başarısızlık buharlı lokomotifin mucitini sarstı; sabırsız, ama hünerli bir kişi olduğundan başka şeyler üzerinde çalışmaya başladı. Ancak, emeklerinin büsbütün boşa gitmesini de istemediğinden, bir süre sonra makinesinin ray üzerinde giden arabaya bağlanmasını madencilere teklif etti.

İcadını yalnız Merthyr-Tydvil Firması kabul etti (1804), fakat bu büyük bir yarar sağlamadı. Araç, beygirin yerini tutmasına tutuyordu ama, ne ondan daha hızlı gidebiliyor, ne de güven verebiliyordu. Perdahlı bir yüzey üzerinde tekerlekli araçla taşıma, ancak hafif yükler için mümkündü. Çünkü belli bir ağırlık aşılınca, kayma yapıyordu. Mühendisler bu sakıncayı giderici çareler aramaya koyuldular. Bu yoğun çalışmalar, kömürün buharlı araçla taşınması işinin gerçek bir ihtiyaç halini aldığını ispatlamaktadır.

Trevithick ve Vivian, artık rahatça lokomotif diyebileceğimiz bu makinenin tekerleklerine çıkıntılar işlemeyi önerdiler. 1811′de John Blenkinsop (1783-1831), ray ve tekerlekleri bir dişli bindirmelik şeklinde imal etmenin gerektiğini ileri sürdü. 1812′de William Chapman (1749-1832), lokomotifi bir yana koyup yol boyunca sabit makineler kurmak, böylece yükü kablolarla ve bu makineler aracılığıyla çekmek gerektiği fikrini ortaya attı. 1813′te Brunton daha da saçma bir fikri, tekerleği bir yana atıp lokomotife atınki gibi ayaklar takılması gerektiğini savunmaya koyuldu. İşin garibi bunları dinleyenler hatta taraftar olanlar da çıktı.

Sonunda havadan sözler etmektense rayda kayma işinin ne olduğunu anlamak için deneyler yapmayı düşünen biri ortaya çıktı: Bu Wylam maden ocaklarında mühendis olan William Hedley idi. Lokomotife belli bir ağırlık verildiğinde tekerleğin raya yapıştığını ve kayma yapmadığını gözlemledi. Bunun üzerine Hedley, bütün ağırlığın yük çekmeye harcanması için çift dingilli bir lokomotif inşa ederek, bu aracın ağır yük taşımaya elverişli olduğunu ispatladı.

27 Mar

Albert Einstein (1879 -1955)

- “Okula gitmem neden gerekiyor, babacığım?” Sert görünüşlü baba, sekiz yaşındaki oğlunu tepeden süzdü.

- “Albert, kara cahil biri olarak mı büyümek istiyorsun, yoksa?”

- “Kara cahil de ne demek?”

İyi döşenmiş geniş salonun öbür ucundan bir kahkaha yükseldi. Baba ile oğul, birlikte, büyük piyano başındaki anneye döndüler.

- “Ah Hermancığım, bilmiyor musun, o oyunda Albert’le başa çıkamayacağını?” “Doğrusunu istersen, ne demek istediğini anlayamıyorum.” diye kekeledi kocası.

Eski bir Macar halk şarkısını çalmayı sürdüren bayan Einstein,

- “Haydi, haydi, bilmezlikten gelme. Bilmiyor muyum sanki, Albert’i soru sormaktan vazgeçirmek için sorusuna soruyla yanıt vermek taktiğini!” Ama görüyorsun ya, yürümüyor!” dedi.

Albert seğirterek annesinin yanına gitti; tuşlar üzerinde kayan usta parmaklar ona bir anda ne sorduğunu unutturmuştu. Piyano şarkı söylüyordu, adeta! İki tuşa sert bir vuruşla çalmasını noktalayan anne, taburesinde döndü, oğlunu kolları arasına aldı. Albert’in koyu gür, dalgalı saçlarının üstünden kocasına gülümsedi: - “Görüyorsun ya, Albert’i soru sormaktan alıkoymanın bir yolu vardır: benim müziğim!”

Baba da gülümsedi; bir şey demeğe kalmadan, oğlan annesinin kucağında dönerek,

- “Soru sormak kötü bir şey mi?” diye sordu. Bu kez gülme sırası babasındaydı:

- “İşte sana! Boşuna övünme, senin müziğinin de onu durduracağı yok.”

Anne kocasını duymazlıktan gelerek, oğluna döndü:

- “Soru sormanın hiçbir kötü yanı yok, tatlım. Yeter ki, soruların karşındakini küçük düşürmeye ya da kırmaya yönelik olmasın!”

- “Ama ben öyle bir şey yapmıyorum, anneciğim. Bilmediğim o kadar çok şey var ki, sorarak öğrenmek istiyorum; her şeyi öğrenmek istiyorum.”

Anne gururla gülümsedi; baba ise biraz duraksamalı,

- “Peki, dediğin gibi gerçekten her şeyi öğrenmek istiyorsan yavrum, okula neden gitmen gerektiğini nasıl sorabilirsin? Okul soruların yanıtlandığı yer değil midir?” diye araya girdi.

- “Değildir, babacığım!” dedi çocuk. “Yanıtlamak şöyle dursun, soru bile sordurmuyorlar, insana. Okuldan hoşlanmıyorum. Hapishanedeymişim gibi sanki. Öğretmenler gardiyanlardan farksız; sıralar arasında gidip gelen gardiyanlar!”

Karı koca birbirlerine tedirgin gözlerle bakıştılar. Albert’in bu suçlamalarına ne diyebilirlerdi ki…

İşte her şeyi sorgulayan bu çocuk, ilerde büyük bilimsel atılımların yanı sıra özentisiz, erdemli bilge kişiliğiyle de tüm dünyanın ilgi odağı olacaktı.

Albert Einstein, Güney Almanya’nın Ulm kentinde dünyaya geldi. Küçük bir elektrokimya fabrikasının sahibi olan babası başarılı bir iş adamı değildi. Annesinin dünyası müzikti; özellikle Beethoven’in piyano parçalarını çalmak en büyük tutkusuydu. Aile Musevî kökenliydi, ama dinsel bağnazlıktan uzak, açık görüşlü, kültürel etkinliklerle zengin bir yaşam içindeydi. Ne var ki, çocuğun ilk yıllardaki gelişmesi kaygı vericiydi. Özellikle konuşmadaki gecikmesi aileyi telaşa düşürmüştü.

Albert, içine kapanıktı; çocukların arasına katılmaktan, oyun oynamaktan hoşlanmıyordu. Okulu sıkıcı buluyor, ezbere dayanan eğitim disiplinine katlanamıyordu. “Gimnazyum”da geçen orta öğrenimi mutsuz ve başarısızdı. Mühendis amcasının özel ilgisi olmasaydı, belki de öğrenimden tümüyle kopacaktı. Amca, yeğene cebir ve geometriyi sevdirdi. Geometri özellikle Albert’i bir tür büyülemişti.

Einstein, yıllar sonra amcasına borcunu şöyle dile getirir: “Çocukluğumda yaşadığım iki önemli olayı unutamam. Biri, beş yaşımda iken amcamın armağanı pusulada bulduğum gizem; diğeri on iki yaşımda iken tanıştığım Öklit geometrisi. Gençliğinde bu geometrinin büyüsüne girmeyen bir kimsenin ilerdi kuramsal bilimde parlak bir atılım yapabileceği hiç beklenmemelidir!”

Einstein, yüksek öğrenimini güç koşullara göğüs gererek Zürih Teknik Üniversitesi’nde yapar. Mezun olduğunda iş bulmak sorunuyla karşılaşır. Üniversitede asistanlık bir yana orta okul öğretmenliği bile bulamaz. Sonunda bir okul arkadaşının yardımıyla Bern Patent Ofisi’nde sıradan bir işe yerleşir; ama asıl dünyası olan bilimden kopmaz; çok geçmeden büyüsü bugün de süren devrimsel atılımlarıyla yaratıcı dehasını kanıtlar. 1905′te Annalen der Physik dergisinde yayımlanan üç çalışmasının her biri, fizik tarihinde bir dönüm noktası sayılabilecek nitelikteydi.

Bunlardan biri, şimdi “fotoelektrik etki” dediğimiz bir olaya ilişkindi. Newton, ışığı tanecikler akımı, kimi bilim adamları ise dalga devinimi diye nitelemişti. Aslında ışığın davranışını açıklamada iki kuramın birbirine bir üstünlüğü yoktu; ancak, Newton’un adı parçacık kuramına bir tür ağırlık sağlamaktaydı.

Ne var ki, 19. yüzyılın başlarında Young’la başlayan, Fresnel ve daha sonra Faraday ve Maxwell’in çalışmalarıyla pekişen deneyler dalga kuramına belirgin bir üstünlük sağlamıştı. Einstein’ın fotoelektrik çalışması bu gelişmeyi bir bakıma tersine çevirmekle kalmaz, Planck’ın 1900′de ortaya sürdüğü kuantum teorisini de çarpıcı bir biçimde doğrular.

Daha az bilinen ikinci çalışma “Brown devinimi” denen bir olayı açıklıyordu. 1850′lerde İngiliz botanikçisi Robert Brown, mikroskopla polenleri incelerken, taneciklerin su içinde gelişigüzel sıçramalarla devinim içinde olduğunu gözlemlemişti. Ancak bu gözlem 1905′e dek açıklamasız kalır.

Einstein’ın bugün de geçerliliğini koruyan açıklaması oldukça basittir: Son derece hafif olan polenlerin ani kımıltıları, su moleküllerinin çarpmalarıyla oluşuyordu. Gerçi molekül kavramı yeni değildi; ancak en güçlü mikroskop altında bile görülemeyecek kadar küçük olan moleküllerin varlığı ilk kez bu açıklamayla kanıtlanmış oluyordu.

Yüzyılımızın başında Ernst Mach gibi kimi seçkin fizikçilerin bile gözlemsel kanıt yokluğu gerekçesiyle atom teorisine uzak durdukları bilinmektedir. Öyle ki, bu olumsuz tutum, gazların kinetik teorisinin kurucusu Boltzman’ı intihara sürükleyecek kadar ileri gitmişti. Einstein’ın açıklaması, bu tutuma son vermekle fiziğin içine düştüğü bir tıkanıklığı giderir.

1905′in bilim dünyasına yeni bir ufuk açan üçüncü ve en önemli çalışması, Özel Görecelik (Special Relativity) kuramıdır. Bu kuram, Einstein’ın genç yaşında kendini gösteren bir merakına dayanır. Daha on dört yaşında iken Einstein, “Bir ışık ışınına binmiş olsaydım, dünya bana nasıl görünürdü, acaba?” diye sormuştu.

19. yüzyılın sonlarında ışığın hızına ilişkin Michelson-Morley deneyi, bu merakı derinleştiren bir sorun ortaya koymuştu: Ses ve başka dalga olaylarının, tersine ışık hızının referans sistemine görecel olmayışı! Saatte 100 km hızla ilerleyen bir lokomotifin, iki istasyon arasında düdük çaldığını düşünelim. Sesin ön ve arka istasyonlara değişik hızlarla ulaşacağını biliyoruz: Öndeki istasyona normal ses hızından saatte 100 km daha fazla, arkada kalan istasyona ise saatte 100 km daha yavaş bir hızla ulaşır. Oysa trendeki insanlar için sesin hızında bir değişiklik yoktur; ön ve arka uçlara normal hızıyla aynı anda ulaşır. Sesin hızı gözlemcinin hızına göreceldir.

Işığa gelince Michelson Morley deneyleri, ışığın öyle davranmadığını göstermekteydi. Işık kaynağı ile gözlemcinin birbirine görecel hareketlerine ne olursa olsun ışık hızında bir değişiklik gözlemlenmemekteydi. Bu beklenmeyen bir sonuçtu; çünkü, sesin hava aracılığıyla yayıldığı gibi, ışığın da “esir” denen gizemli bir ortam aracılığıyla yayıldığı ve gözlemcinin hareketine bağlı olduğu sanılıyordu. Esir gözlemlenebilir bir nesne değildi; ama öyle bir kavram olmaksızın optik olgular nasıl açıklanabilirdi? Kaldı ki, Maxwell’in elektromanyetik teorisi de esir türünden bir ortam varsayımına dayanıyordu.

Einstein’ın getirdiği çözüm, deney sonuçlarını yansıtan şu iki temel ilkeyi içermektedir.

1) Doğa yasaları ivmesiz hareket eden tüm sistemler için aynıdır;

2) Işığın hızı, kaynağına göre hareket halinde olsun veya olmasın, her gözlemci için aynıdır.

Özel Görecelik Kuramı’nın öncüllerini oluşturan bu iki temel ilke, yeterince anlaşılmadıkça, Einstein devrimini kavramaya olanak yoktur. Kuramın içerdiği tüm önermeler, bu öncüllerin mantıksal sonuçlarıdır. Aslında deneysel nitelikte olan bu iki ilkenin yol açtığı kuramsal devrim, ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Ama sonuçlarına bakıldığında şaşkınlık, yerini büyük bir hayranlığa bırakmaktadır.

Sonuçlardan biri, bir gözlemciye bağıl olarak nesnelerin hareketleri yönünde uzunluklarının kısaldığı, kütlelerinin arttığı öndeyişidir. Örneğin, bir topu ışık hızına yakın (yakın, çünkü kurama göre ışık hızını yakalamaya ve aşmaya olanak yoktur) bir hızla uzaya fırlattığımızı varsayalım: Hareket dışındaki bir gözlemci için top bir tepsi gibi yassılaşırken, kütlesi büyük ölçüde artar. Hızı kesildiğinde top, önceki biçim ve kütlesine döner.

Kurama göre hızı ışık hızına erişen bir nesnenin oylumu sıfır, kütlesi sonsuz olur. Ancak öyle birşey düşünülemeyeceğinden, hiçbir nesnenin ışık hızıyla hareketi beklenemez. Başka bir deyişle, kütle eyleme direnç demek olduğundan, kütlenin sonsuzlaşması hareketin yok olması demektir.

Daha az şaşırtıcı olmayan bir sonuç da, zamanın görecelliği. Örneğin, birbirine tam ayarlı iki saatten birini çok hızlı bir roketle uzaya yolladığımızı düşünelim. Bu saatin yerdeki saate göre daha yavaş çalıştığı görülecektir. Roket saniyede yaklaşık 260,000 km hızla yol alıyorsa, yerdeki saatin yelkovanı iki tam dönüş yaptığında roketteki saatin yelkovanı ancak bir tam dönüş yapacaktır. Oysa rokette bulunan gözlemci için öyle bir yavaşlama söz konusu değildir; saat normal hızıyla çalışmaktadır. Ne var ki, bu kişi dünyaya döndüğünde kendisini karşılayan ikiz kardeşini daha yaşlanmış bulacaktır.

Kuramdan matematiksel olarak çıkan bu sonuçlar daha sonra deneysel olarak doğrulanmıştır.

Kuramın belki de en önemli (atom bombası nedeniyle en çok bilinen) bir sonucu da madde ve enerji eşdeğerliliğine ilişkin denklemdir: (Denklemde E enerji, m kütle, c ışık hızı olarak kullanılmıştır).

Başlangıçta bu ilişkinin önemi yeterince kavranmamıştı. Einstein’ın denklemi içeren yazısını yayımlamakta güçlükle karşılaştığını biliyoruz. Oysa küçük bir kütlenin büyük bir enerji demek olduğunu ortaya koyan bu denklem yıldızların (bu arada Güneş’in) ışığı nasıl ürettiğini de açıklamaktaydı.

Kuramın evren anlayışımız yönünden de kimi sonuçları olmuştur. Bunlar arasında en önemlisi, hiç kuşkusuz uzay ve zaman kavramlarını birleştiren dört boyutlu uzay zaman kavramıdır.

Özel Görecelik kuramı düzgün doğrusal (ivmesiz) hareket eden sistemlerle sınırlıydı. Einstein’ın 1915′te ortaya koyduğu Genel Görecelik kuramı ise birbirine göre hızlanan veya yavaşlayan (yani ivmeli hareket eden) sistemleri de kapsıyordu. Öyle ki, birinci kuramı, kapsamı daha geniş ikinci kuramın özel bir hali sayabiliriz.

Özel Görecelik, Newton’un mekanik yasalarını değiştirmişti. Genel Görecelik daha ileri giderek “gravitasyon” kavramına yeni ve değişik bir içerik getirmekteydi. Klasik mekanikte gravitasyon, kütlesel nesneler arasında çekim gücü olarak algılanmıştı. Buna göre, örneğin bir gezegeni yörüngesinde tutan şey, kütlesi daha büyük Güneş’in çekim gücüydü.

Oysa, Genel Görecelik kuramına göre, gezegenleri yörüngelerinde tutan şey Güneş’in çekim gücü değil, yörüngelerin yer aldığı uzay kesiminin Güneş’in kütlesel etkisinde oluşan kavisli yapısıdır. Öyle bir uzay yapısında, nesnelerin başka türlü hareketine fiziksel olanak yoktur. Genel kuram, ayrıca gravitasyon ile eylemsizlik ilkesini “gravitasyon alanı” adı altında tek kavramda birleştiriyordu.

Bu noktada Einstein’ın, Maxwell’in “elektromanyetik alan” kavramından esinlendiği söylenebilir. Nitekim tanınmış bilim tarihçisi I.B. Cohen’in bir anısı bunu doğrulamaktadır: “Ölümünden iki hafta önce Einstein’ı ziyarete gitmiştim. Sekreter beni çalışma odasına aldı. İki duvar döşemeden tavana kitaplıktı. Bir duvar geniş penceresiyle bahçeye bakıyordu; diğerinde iki tablo asılıydı: Elektromanyetik teorinin kurucuları Faraday ile Maxwell’in portreleri!

Genel Görecelik kuramının tüm mantıksal yetkinliğine karşın, hemen benimsenmesi bir yana anlaşılması bile kolay olmamıştır. Eddington’a, “kuramı yalnızca üç kişinin anlayabildiği söyleniyor, doğru mu?” diye sorulduğunda, ünlü astrofizikçi bir an duraklar, sonra “üçüncü kişinin kim olduğunu düşünüyordum.” der.

Bir kez, Özel kuramın tersine Genel kuram, fizikte çözümü istenen herhangi bir soruna yönelik bir arayışın ürünü değildi. Sonra, kuramı doğrulayan gözlemsel bir kanıt henüz ortada yoktu; üstelik, 1915′in teknolojik olanakları kuramın deneysel yoklanması için yeterli değildi. Kuramın öndeyilerinden yalnızca biri yoklanmaya elveriyordu; ancak içinde bulunulan savaş koşulları bunu da güçleştirmekteydi.

Einstein, kuramından öylesine emindi ki, deneysel yoklamada ortaya çıkacak olumsuz herhangi bir sonucu kuramın yanlışlığı için yeterli sayacağını bildirmekten kaçınmıyordu.

Olgusal yoklanmaya elveren öndeyi şuydu: kuram doğruysa, Güneş’in gravitasyon alanından geçen bir ışık ışınının, eğrilmesi gerekirdi. Bu etkiyi gündüz aydınlığında belirlemeğe olanak olmadığı için, Güneş’in tutulmasını beklemekten başka çare yoktu.

Astronomlar Güneş’in 1919 Mayıs’ında tutulacağını, gözlem bakımından en uygun yerin Afrika’nın batısında Prens Adası olabileceğini bildirmişlerdi. Eddington’un önderliğinde bir grup bilim adamının gerçekleştirdiği gözlem ve ölçmeler öndeyiyi doğrulamaktaydı. Sonuç İngiliz Kraliyet Bilim Akademisi tarafından açıklanır açıklanmaz bilim dünyası bir tür büyülenir; Einstein, Newton düzeyinde bir yücelik simgesine dönüşür.

Kuram daha sonra başka gözlemlerle de doğrulanmıştır. Bunlardan biri açıklanmasında klasik mekaniğin yetersiz kaldığı bir olaya (Merkür gezegeninin perihelisinin kaymasına), bir diğeri, Güneş (ve diğer yıldız) atomlarının saçtığı ışığın frekans düşüklüğü nedeniyle spektral çizgilerin spektrumun kırmızı ucuna doğru kayması olayına ilişkindir.

Özel Görecelik kuramı gibi Genel Görecelik kuramının da ilk bakışta çelişik görünen ilginç sonuçları vardır. Örneğin, kurama göre, evren büyüklük bakımından sonlu ama sınırsızdır. Gene kuram evrenin giderek ya büyümekte ya da küçülmekte olduğunu içermektedir (Nitekim yıldız kümeleri üzerindeki gözlemler evrenin büyümekte olduğunu göstermiştir).

Einstein, bu kuramıyla da yetinmez; yaşamının son otuz yılını daha da kapsamlı bir kuram oluşturma çabasıyla geçirdi. Evrende olup bitenleri bir tek ilke altında açıklamak, insanoğlunun, kökü klasik çağa inen değişmez bir arayışıdır. Thales tüm varlığı suya, Pythogoras sayıya indirgeyerek açıklamaya çalışmıştı.

Modern çağda Oersted, Faraday ve Maxwell’in elektrik ve manyetik güçleri özdeşleştirme yoluna gittiklerini görüyoruz. Einstein’ın da ömür boyu süren düşü buna yönelikti: Doğanın tüm güçlerini (gravitasyon, elektrik, manyetizma, vb.) “birleşik alanlar” dediği temel bir ilkeye bağlamak. Bu düşün gerçekleştiği söylenemez belki; ama Einstein, çağdaş fiziğin egemen akımı dışında kalma pahasına, umudundan hiçbir zaman vazgeçmez. Evrenin nedensel düzenliliği onda bir tür dinsel inançtı. “Seçeneğim kalmasa, doğa yasalarına bağlı olmayan bir evren düşünebilirim belki; ama doğa yasalarının istatistiksel olduğu görüşüne asla katılamam. Tanrı, zar atarak iş görmez!” diyordu.

Kuantum mekaniğini yetersiz ve geçici sayan çağımızın (belki de tüm çağların) en büyük bilim dehası, kendi yolunda “yalnız” bir yolcuydu; çocukluğa özgü saf ve yalın merakı, evren karşısında derin hayret ve tükenmez coşkusuyla ilerleyen bir yolcu!

27 Mar

Ahmed El-Biruni

İslam Dünyası’nın en büyük bilim adamı ve bütün çağlar gözönüne alındığında ise, en büyük bilim adamlarından biri.” Ünlü bilim tarihçisi George Sarton El-Bîrunî’yi böyle değerlendirir. Harezm’de doğan El-Bîrunî, küçük yaşta, Harezmşahların sarayıyla ilişki kurdu. El-Hakim ve İbn-i Sina gibi dönemin en ünlü İslam bilim ve düşün adamlarından ders alan, prens ve hükümdarlardan itibar gören El-Bîrunî, Gazneli Mahmud’un Hindistan’ı zaptından sonra Hindistan’a giderek Hint Uygarlığı’nı inceledi.

Felsefe, matematik, astronomi, fizik, coğrafya ve tıp gibi birçok alanda bilime katkılarda bulunmuş olan bilim adamı; gerçekliğini, düşünsel cesareti, hoşgörüsü ve eleştirel bakış açısı ile Ortaçağ’daki bilim anlayışını çok geride bırakmıştı. Ona göre “Her şeyi Allah bilir” düşüncesi bilgisizlik için bir özür olamazdı. Arapça, Farsça ve Sanskritçe’yi çok iyi bilen El-Bîrunî’nin anadili saptanamamıştır.

Geometri ve trigonometride büyük başarılar gösteren, çeşitli astronomi aletleri yapan, kendi metodu ve aletleriyle madenlerin özgül ağırlıklarını yaklaşık olarak saptayan El-Bîrunî, bilimsel çapı ve önemi itibarıyla, gerçekleşemeyen Doğu Rönesansı’nın olası temel dayanaklarından biri olabilme niteliğine sahipti.

Matematik alanında sinüs, kosinüs gibi trigonometrik fonksiyonların birer oran, yani sayı olduğunu vurgulayan El-Bîrunî, bu fonksiyonlarda çember yarıçapının birim olarak kabul edilmesini önermiş, bugün Hint-Arap rakamları olarak bilinen rakamları çok açık bir biçimde aktarmış, düzgün polinomların çizimi ve bir açının üç eşit parçaya bölünmesi sorunlarıyla uğraşmıştır.

Çeviri ve siyasetle de uğraşmış olan El-Bîrunî, 1048’de Gazne’de öldüğünde, geride birçok önemli eser bıraktı. Bunlardan bazıları şunlardır: “Hareketsiz Yüzyıllardan Kalan Eserler”, “Hint Tarihi”, “Meskenlerin Arasındaki Mesafeyi Düzeltmek İçin Mekanların Sonunu Sınırlama”, “Cevherlerin Tanımasında Topluluk Kitabı”, “Eczacılık Kitabı”, “Dairedeki Kirişlerin Dairenin Çember Parçasının Kavsi Hesabıyla Çıkarma Kitabı” Yaşadığı çağın ‘Bîrunî Çağı’ olarak anılması kadar bilime ve insanlığa katkıda bulunan El-Bîrunî, Ortaçağ’ın en büyük bilginlerindendir.

22 Mar

Su tasarrufu için susuz pisuvar

 Su tasarrufu sağlayan fotoselli lavabo bataryaları, rezervuar sistemleri, musluk aparatları gibi yeni teknolojilere, son olarak “susuz pisuvarlar” eklendi.

Son yıllarda artan küresel ısınma nedeniyle azalan su kaynakları, bilim adamlarını suyu çok az kullanan veya hiç kullanmayan sistemleri geliştirmeye yöneltti. Susuz pisuvarlar, özel bir teknikle preslenmiş fiber glass yüzeyi sayesinde kir tutmuyor, bakteri ve mikropları barındırmıyor ve koku yapmıyor. En önemli özelliği ise bu pisuvarlarda hiç su kullanılmıyor.

Nam Limited Şirketi Genel Müdürü Veysel Çolak, susuz pisuvarların Avrupa’da yaklaşık 10 yıldır kullanıldığını Türkiye’ye ise yeni getirildiğini söyledi. Çolak, günde 50 kez kullanılan bir pisuvarda harcanan suyun yılda ortalama 150 tona ulaştığını belirterek, Ankara gibi su sıkıntısı yaşanan bir kentte bu rakamın oldukça önemli olduğunu kaydetti. Susuz pisuvarları bazı kurumlara, üniversitelere ve alışveriş merkezlerine ilk önce deneme amaçlı olarak taktıklarını anlatan Çolak, müşterilerin oldukça memnun kaldıklarını ifade etti.

Bir çok kişide “Su olmadan temizlik olmaz” düşüncesi hakim olduğunu ancak susuz pisuvarların hijyen bir ortam sağladığını belirten Çolak, “Eğer bu sistem Ankara’da özellikle okullarda, alışveriş merkezlerinde ve kamu kurumlarında yaygınlaşırsa inanılmaz su tasarrufu sağlanır. Büyükşehir Belediyesi ve ilgili yerler ile görüşmelerimiz sürüyor. Yakın zamanda bir çok yerde susuz pisuvar göreceksiniz” diye konuştu.

“MİKROP VE BAKTERİLERİN YAŞAMA ŞANSI YOK”
Susuz pisuvarın içinde sudan daha hafif olan sıvı bir bariyer olduğunu anlatan Çolak, şöyle konuştu:
“Sıvı bariyer aynı bir yüzer kapak gibi etkili olup rahatsız edici kötü kokuların yayılmasını tamamen önler. İdrar sorunsuz bir şekilde kanalizasyona akar. Bu pisuvarlar suyla çalışan pisuvarlardan daha hijyeniktir çünkü mikrop ve bakterilerin üremesi için su gereklidir. Pisuvarın özel yüzeyi sıvıyı tutmadığı için mikrop ve bakterilerin yaşama şansı yoktur.”

Çolak, fiyatları 400 ile 600 Euro arasında değişen susuz pisuvarların değişik renk ve modelleri bulunduğunu sözlerine ekledi.

22 Mar

Türk bilim adamlarından bomba imha eden robot

 Dakikada 25 metre ilerleyebilen robot, gece görüş kameralarıyla karanlıkta bile bombayı imha edebilecek.

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nde (İYTE) “Robotik” projesi tamamlandı ve ilk prototip robot testlerden başarıyla geçti.

Proje yöneticisi ve İYTE Makine Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Emin Faruk Keçeci, yurt dışında benzeri 200 bin dolara satılan bomba imha robotunun Türkiye’de üretilebileceği düşüncesi ve bu konuda yaptıkları görüşmelerin ardından projeye başladıklarını söyledi.

“F-16 savaş uçaklarını üretebilen Türkiye, bu robotu kendi imkanlarıyla hem daha ucuz hem de daha teknolojik olarak üretmez mi” sorusunun temel hareket noktaları olduğunu anlatan Keçeci, projenin TÜBİTAK desteğiyle 30 ayda tamamlandığını kaydetti. Keçeci, şöyle konuştu:
“Hayat kurtarmak ve ordumuzun modernizasyonu için bu proje çok önemliydi. Bomba imha uzmanının sakat kalması veya ölmesi engellenebilecekti. Bomba imha uzmanı patlayıcı maddeye müdahale ederken kendini korumak için kavlardan yapılmış zırhlı bir elbise giyer ama aletlerini kullanabilmek için mecburen elleri çıplaktır. Çok küçük bir patlama olsa bile uzmanın elleri zarar görebilir.

Projeye mali destek bulunması için bir proje takımı kuruldu ve TÜBİTAK’a başvuruldu. Nisan 2005’te projenin başlaması ile öncelikle İYTE’de bir robotik laboratuvarı kurulmaya çalışıldı. Bu kapsamda gerekli malzemeler, makineler ve el aletleri alındı.

Türkiye şartlarında, robotu pratik olarak imal etmek, teorik olarak tasarlamaktan çok zordu. Tasarım programında istediğimizi yapabiliyorduk ama imalat sırasında parçaları bulmak için çok çaba harcadık. Beklenti çok yüksek olduğu için robot büyük ve ağır oldu, bu da imal edilmesini zorlaştırdı. Özellikle makine tasarım, imalat, elektronik devre tasarımı, mikro işlemci programlama gibi; makine, elektronik ve bilgisayar mühendisliği gibi farklı alanlarda uzmanlık gerektiren robot tasarımı ve imalatı, ülkemizde yeni gelişmekte olan bir teknoloji olduğu için zorluk bir kat daha arttı. Fakat buna rağmen istikrarlı bir çalışma yapıldı. Sonuçta robot 5 parçadan meydana geldi; gövde, kol, tutucu, kamera ve kumanda.”

PROJEDEN PROTOTİPE
Robotun, gövde paletleri sayesinde dakikada 25 metre hızla hareket edebildiğini belirten Keçeci, gövdenin üzerinde yer alan kolun toplam 4 serbestlik derecesine sahip olduğunu, ve 2 metre mesafeye kadar uzanabildiğini anlattı. Keçeci, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu özelliği sayesinde ulaşılması güç yerlere erişebilmekte. Kolun ucunda yer alan tutucu, bombaya müdahale edilmesini sağlamakta. Üç farklı şekilde hareket edebilen tutucu, kullanıcı imha uzmanın en iyi şekilde bombayı inceleyebilmesine imkan sağlıyor. Kamera kulesi üzerinde yer alan gece görüşlü kamera 3 farklı şekilde hareket ettirilerek robotun kullanılan kısmına göre en iyi şekilde konumlandırılıyor. Kameranın gece görüşü özelliği sayesinde karanlıkta da robot rahatça kullanılabilmekte. Kameradan gelen görüntü kablosuz bağlantı ile kullanıcının önündeki ekrana aktarılıyor. Bomba imha uzmanı, kumanda sayesinde robotu kontrol edebiliyor.”

Robotun piyasadaki benzerlerinden en önemli farkının kolunun insan kolu gibi kullanılabilmesi olduğunu anlatan Keçeci, böylece personelin, robotu kullanmayı değil bombayı imhaya odaklanabildiğini söyledi. Keçeci, “Teknik olarak iş uzayında kontrol olarak tanımlanan bu çeşit kontrol; bu tip robotlarda, bu proje ile ilk defa başarılı bir şekilde uygulanmış olundu” dedi.

DPT projesi kapsamında imal edilen çabuk değiştirilebilir eklemler sayesinde bomba imha robotunun kapasitesinin daha da arttırılacağını ve robotun farklı aletler kullanmasının mümkün olacağını belirten Yrd. Doç. Dr. Emin Faruk Keçeci, “Bu proje, Türkiye’de de robotların yapılabileceğini göstermiştir” diye konuştu.

22 Mar

ADSL de ortak kullanıma dikkat

 ADSL bağlantısını başkalarının da kullandığı abonelerin, internet üzerinden işlenen suçlarda birinci derecede sorumlu tutulduğu belirtildi.

 Türk Telekom yetkililerinden alınan bilgiye göre, internetin yaygınlaşmasıyla Türkiye genelinde kullanımı giderek artan ADSL bağlantısının ortak kullanılması durumunda aboneler çeşitli risklerle karşı karşıya kalabiliyor.

ADSL internet bağlantısının başkalarıyla paylaşıldığı durumlarda internet üzerinden işlenebilecek herhangi bir suçta birinci derecede abone sorumlu tutuluyor.

ADSL bağlantısı paylaşımının yasal olmadığını, internet bağlantısını yavaşlattığını bildiren yetkililer, bu konuda denetimlerinin devam ettiğini, ADSL hattını paylaştığı belirlenen abonelerin sözleşmelerinin tek taraflı iptal edileceğini kaydettiler.

ŞİFRENİZİ KİMSEYE SÖYLEMEYİN
Bu arada, Türk Telekom’un internet servis sağlayıcısı TTNet tarafından hazırlanan broşürde, ADSL aboneleri, ADSL modemlerini şifreyle kullanmaları, şifrelerini kimseye söylememeleri konusunda uyarılıyor.

ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER
Bu konuda alınması gereken önlemlerle ilgili bilgi verilen broşürde, abonelerden, kablolu veya kablosuz ADSL modemi üzerinden internet bağlantılarını kesinlikle paylaşmamaları isteniyor. Broşürde şu önerilerde bulunuluyor:
“ADSL aboneliğiniz esnasında size verilen ilk şifreyi, ilk kullanımda kolay tahmin edilmeyecek bir şifre ile değiştirin. Kendi güvenliğiniz için ADSL kullanıcı adı ve şifrenizi kesinlikle başkalarına söylemeyin. Kablosuz ADSL modem kullanıyorsanız başkalarının kablosuz ağ üzerinden internet bağlantınızı kontrolünüz dışında kullanmasını önlemek amacıyla ADSL modeminizin şifreleme özelliğini mutlaka aktif duruma getirin.”

© 2008 Teknoloji Haberleri

Designed by NET-TEC Webspace -- Made free by Einladungskarten | Wintergarten | Ratenkredit