13 Oct

Gelişmekteki Ülke Kendini Kurtarır mı ?

“Gerçek bir beklenti mi yoksa ümit mi?” henüz belli değil. Uluslararası yatırımcılar ve birçok akademisyen Amerikan ekonomisinin ciddi bir durgunluğa girmeyeceğini, ama Amerika’da ekonomik büyümenin düşeceğini söylüyorlar. Söylediklerinin gerçekleşmesi aslında tüm dünya ekonomilerinin yararına. Dünya ekonomisinin aynen yola devam etmesi için Amerikan ekonomisinin dünya ekonomisi büyümesinde boşalttığı yeri başka ülkelerin doldurması gerekiyor. Şimdi, bunu kim yapar sorusu sorulmaya başlandı. İngiltere’de ve Amerika’da yayınlanan saygın gazetelerde yazı yazan bazı akademisyen ve düşünürler bir yıldır bu sorunun cevabını arıyorlar. Cevaplar giderek birbirine yaklaşıyor. Son olarak, bir konferansta dinleme fırsatı bulduğum IMF eski baş iktisatçısı Chicago Üniversitesi profesörlerinden Raghuram Rajan da bu konuda diğerlerine benzer bir yaklaşımı anlattı. Hikaye şöyle: Amerikan ekonomisinde büyüme düşüyor ve biraz daha düşecek. Avrupa’nın kendine özgü sorunlarından kaynaklanan zorlukları var. Amerika’nın bıraktığı boşluğu Avrupa dolduramaz. Japonya’da da durum aynı. O halde, dünya ekonomilerinin şimdiki performanslarının devamı için gelişmiş ülkelerden bir fayda bekleyemeyiz. Gelişmekte olan ülkeler büyümeye devam ediyor. Büyümelerini devam ettirmeleri için gelişmiş ülkelere mal satmaları lazım. Ama, gelişmiş ülkelerde ortalama büyümenin düşmesi gelişmekte olan ülkelerin mallarına olan talep büyümesini sınırlayacak. O halde, gelişmekte olan ülkeler kendi iç taleplerini büyüterek geçmişteki büyüme hızlarını koruyabilirler. Gelişmekte olan ülkelerin eskiden ihraç . ettikleri malları şimdi kendi ülkelerinde satmaları da o denli kolay değil. Talep başka bir yerden gelmeli. Yeni iç talebin dış ticarete konu olan mallardan (taşınır-tradables) değil, dış ticarete konu olmayan (taşınmaz-nontradables) mallardan gelmesi gerekiyor. Kısacası, bugüne kadar gelişmiş ülkelere mal satarak ekonomik büyümelerini sürdüren gelişmekte olan ülkeler önümüzdeki . dönemde kendi ülkelerinde taşınmaz mallara talep yaratarak büyümelerini sürdürebilecekler. Amerikan doları değer kaybediyor. Gelişmekte olan ülkelerin paraları Amerikan dolarına göre değer kaybetmeye devam edecek. Bu şekilde, Amerika’nın ithalatı azalacak, ihracatı artacak. Gelişmekte olan ülkelerin mallarına olan Amerikan talebi düşecek.

Hikaye bu. Bu hikayenin arkasındaki önemli . noktalardan biri uluslararası mali sermayenin gelişmekte olan ülkelere akmaya devam etmesi. Taşınır mallardan göreli olarak çıkıp taşınmaz mallara yönelen gelişmekte olan ülkelerde yıldızlaşan sektörler doğal olarak gayrimenkul/inşaat sektörü olacak. Büyük bir olasılıkla, yabancı sermaye gelişmekte olan ülkelerde bu alanda yoğunlaşacak. Bu gelişmeyi Türkiye’de zaten görmeye başladık. Hikaye doğru çıktığı takdirde, bu analizden Türkiye için de ileriye dönük önemli ipuçları var. Birincisi, Türk parası değerlenmeye devam edecek. İkincisi, gayrimenkul sektörü daha da gelişecek. Fiyatlar artacak. İnşaat sektörü çok daha iyi bir döneme girecek. Yabancı sermaye zaten ilgilenmeye başladığı gayrimenkul sektörüyle çok daha fazla ilgilenecek. Üçüncüsü, zaten zorluk çeken sektörlerde mal ihracatında sıkıntılar daha da yoğunlaşabilir. Bunlar olmazsa ne olur? Şimdilik işin bu tarafı konuşulmak istenmiyor. Ama, ülkeler arası bağımlılığın eskiye göre çok daha fazla olduğu yeni dönemde, Amerikan ekonomisindeki yavaşlama ya da durgunluk, tüm dünya için de ekonomik yavaşlama veya durgunluk anlamına gelebilir. .

13 Oct

İnsanlar, alışkanlıklarına bağlı canlılar

On binlerce insanın cep telefonu verilerinin değerlendirildiği bir araştırma, insanların sürekli benzer kalıplar içinde yer değiştirdiklerini ve ”alışkanlıklarına bağlı” canlılar olduklarını ortaya koydu. İnsanların büyük bölümünün, işe veya okula giderken ve evlerine dönerken sürpriz bir biçimde “tahmin edilebilir davranış kalıplarını” tekrarladıkları, bu bilginin kentsel planlama ve acil durum hazırlığı için faydalı olabileceği belirtildi. Boston’daki Northeastern Üniversitesinden Albert-Laszlo Barabasi, herkesin seyahat tarihçesinin farklı olmasına rağmen, insanların yer değiştirirken basit, tekrarlanabilir kalıpları izlediğini kaydetti.Araştırma ekibi, “yolculuk kalıplarındaki bu içsel benzerliğin, salgın hastalıkların önlenmesi, acil durumlar ve kent planlaması gibi insanın hareketliliğiyle ilgili tüm fenomeni etkileyebileceğini” belirtti. Nature dergisinde yayımlanan araştırmada, uzmanlar bir Avrupa cep telefonu şirketinin, faturalama ve operasyonel işlemler için topladığı bilgileri değerlendirdi. Uzmanların değerlendirdiği verilerin, 6 milyon müşterinin cep telefonunu kullandığı günü, saati ve her konuşma ya da mesajın iletildiği sinyal kuleleri hakkında bilgileri içerdiği kaydedildi. Araştırma kapsamında, kimlik bilgileri gizli 100 bin kullanıcının verilerinin analiz edildiği, 600 mili (yaklaşık 965 kilometre) aşan yolculukların araştırma dışında tutulduğu belirtildi.

13 Oct

Klonlar Nukleus Vericisine Benzer mi

Erişkin bir çok hücreli canlı ne kadar kompleks vücut yapısına sahip olursa olsun, yapı ve işlev bakımından çok farklı olan kaç çeşit hücreden, kaç çeşit dokudan ve kaç organdan meydana gelmiş olursa olsun; başlangıç noktası tek bir hücredir; bir zigot. Bu zigot daha sonra milyonlarca (veya milyarlarca) hücreden oluşacak organizmayı oluşturacaktır. Bu gelişime hangi mekanizmalar etkilidir? Bu hücre (zigot), o kompleks organizmanın oluşabilmesi için gereken tüm genetik bilgiye sahip olduğu gibi bu genlerden hangilerinin ne zaman, nerede ve ne kadar çalıştırılması gerektiği bilgisine, genetik bilgiyi en doğru şekilde kullanma yeteneğine de sahiptir. Bu yetenek, gen regülasyonudur. Gelişim, Regülatör Proteinler Tarafından Kontrol Edilir. Meyve sineğinin yaşam döngüsünde, yumurtadan ergine geçişte tam bir metamorfoz görülür. Embriyonun en önemli karakteristiklerinden biri, polaritesi; yani, hayvanın anteryör ve posteryör kısımlarının, dorsal ve ventral kısımları gibi birbirinden tamamen ayrılmış olması; bir diğeri de metamerizmidir (embriyo vücudunun, her birinin karakteristik özelliği olan seri olarak tekrarlayan segmentlerden oluşması).Gelişim sırasında bu segmentler, baş, toraks ve abdomeni oluşturacak şekilde organize olurlar. Erişkin toraksının her segmenti, farklı bir ilave setine (kanatlar ve bacaklar…) sahiptir. Bu kompleks paternin gelişimi, genetik kontrol altındadır. Vücut organizasyonunu kuvvetli bir şekilde etkileyen bir grup protein keşfedilmiştir.

Drosophila yumurtası, 15 hemşire hücre (nurse cell) ile birlikte bulunur ve bir folikül hücre tabakası ile çevrelenmiştir. Yumurta hücresi oluşunca (döllenmeden önce) hemşire ve folikül hücrelerde sentezlenen mRNA ve proteinler, hücre içinde birikir. Bu protein ve mRNA’ların gelişimde kritik rolleri vardır. Döllenmiş bir yumurta yumurtlanınca, nükleus bölünür ve yavru nükleuslar senkronize olarak her 6-10 dakikada bir bölünmeye devam ederler. Etraflarında plazma membranı oluşmayan bu nükleuslar, yumurta sitoplazması içinde (veya sinsityumda) dağılırlar. Nükleer bölünmelerin 8-11. devrelerinde nükleuslar, nükleusu çevreleyen zengin sitoplazmadan meydana gelen bir tek tabaka oluşturacak şekilde yumurtanın dış tabakasına doğru hareket ederler. Böylece sinsitiyal blastoderm oluşur. Bir kaç ek bölünmeden sonra membran, invaginasyon yaparak nükleusları birbirinden ayırarak hücresel blastodermi meydana getirecek hücreleri oluşturur. Bu basamakta çeşitli hücrelerdeki mitotik senkroni kaybolur. Hücrelerin gelişimsel kaderini, hemşire ve folikül hücreleri tarafından sentezlenip yumurtada depolanan mRNA ve proteinler belirler. lokus konsantrasyonları veya aktiviteleri, çevreleyici dokunun özel şekil ve yapıalmasını sağlayan proteinler, “morfogen” olarak adlandırılırlar. Bu proteinler, patern regüle edici genlerin ürünleridir. Patern regüle edici genlerin 3 ana sınıfı vardır. Bunlar, maternal genler, segmentasyon genleri ve homeotik genlerdir. Maternal genler, döllenmemiş embriyoda ekspresse edilirler ve oluşan mRNA’lar, döllenmeye kadar etkisiz kalır. Bunlar, hücresel blastoderm oluşumuna kadar olan çok erken gelişimde ihtiyaç duyulacak proteinleri sağlarlar. Maternal mRNA’ların kodladığı proteinlerden bazıları, gelişen embriyonun erken evrelerdeki bölümlenmiş organizasyonunu yönlendirir. Bunlar, polariteyi sağlayan yapılardır. Segmentasyon genleri, döllenmeden sonra transkribe edilirler ve vücut segmentlerinin sayısını belirlerler. Segmentasyon genlerinin en az üç alt sınıfı, ardıl basamaklarda etkin olur; gap genleri, gelişen embriyoyu bir kaç belirgin bölgeye ayırır, pair-rule genleri ve segment polarite genleride normal bir embriyonun 14 segmemtini oluşturacak 14 kısmı belirlerler. Bu kısımlar ise, hangi özel vücut segmentinde hangi organın ve ilavenin gelişeceğini belirler. Homeotik genler ise, daha sonraki basamaklarda ekspresse edilirler.

Bu üç sınıftaki pek çok regülatör gen, belirli sayıda segmentleri ve her segmentte doğru ilaveleri bulunan, bir başı, toraksı ve abdomeni olan bir meyve sineğinin oluşmasını yönetir. Embriyogenezisin tamamlanması yaklaşık bir gün alsa da, tüm bu genler ilk 4 saatte aktif olurlar. Bazı mRNA’lar ve proteinler bu periyod içinde yalnız bir kaç dakika ve özgül noktalarda bulunurlar. Genlerden bazıları, gelişim zincirindeki diğer bazı genlerin ekspresyonlarını etkileyen transkripsiyon faktötrlerini kodlar. Ayrıca, translasyon seviyesinde regülasyon da önemli yer tutar; çoğu regülatör gen, translasyonel repressörleri kodlar. Translasyonel regülatörlerin çoğu, mRNA’nın 3′ UTR’sine bağlanır. Çoğu mRNA, translasyonunun gerektiği zamandan önce yumurta hücresinde depolandığı için, translasyonel represyon gelişimsel yollarda özellikle önemlidir.

3.Genetik İmprinting (Genomik Damgalanma)

Mendelin kanunlarını değiştiren genomik damgalanma, belirli bir geni taşıyan kromozomun kökeninin anneye ya da babaya ait olmasına bağlı olarak fenotipik ifadenin değişmesidir. Bazı türlerde belirli kromozomal bölgelerin ve bu bölgelerdeki genlerin anadan ya da babadan köken almasına bağlı olarak ifade edilmesini ya da genetik olarak sessiz kalmasını (ifade edilmemesini) belirten bir çeşit hafıza ya da bir damga bulunmaktadır.

Damgalama basamağının gamet oluşumu sırasında ya da sonrasında meydana geldiği düşünülmektedir. Bu durum sperm ya da yumurta oluşturan dokularda farklı işaretli genlerin ya da kromozom bölgelerinin bulunmasına yol açar. Bu işlem mutasyondan tamamen farklıdır, çünkü ard arda gelen nesillerde genler anneden çocuğa ve torununa geçerken damga tersine çevrilebilir.
Memelilerin dişilerinde X kromozomlarından birinin inaktivasyona uğraması damgalanma olayına bir örnektir. Farelerde embriyo gelişiminden önce, dokularda meydana gelen damgalama işlemi sonucu, anneden alınan X kromozomu üzerindeki genler genetik olarak aktif kalırken, babadan alınan X kromozomu tüm hücrelerde genetik olarak inaktif halde bulunur. Embriyonik gelişim başladığında, damga serbest kalır ve baba ya da anneden gelen X kromozomu gelişigüzel bir şekilde inaktivasyona uğrar.

1991′de farenin üç geninde damgalama olayının görülmesi ile daha kesin bilgiler elde edilmiştir. Bu genlerden bir tanesi insülin benzeri büyüme faktörü II’yi (Igf2) şifrelemektedir. Bu genin mutant olmayan iki allelini taşıyan bir fare normal ölçülerde gelişirken, iki mutant allel taşıyan farede büyüme faktörü eksik olacağı için fare cüce olacaktır. Heterozigot bir farenin boyutu normal allelin hangi ebeveynden geldiğine bağlıdır. Eğer normal allel babadan geliyorsa fare normal ölçüdedir, ama normal allel anneden geliyorsa fare cücedir. Buradan normal Igf2 geninin dişilerde yumurta oluşumu sırasında damgalandığı fakat, erkeklerde sperm üreten dokulara geçtiğinde normal işlev gösterdiği sonucu çıkarılabilir.

Damgalama bir sonraki kuşağa aktarılan genin sperm üreten ya da yumurta oluşturan dokudan geçmesine bağlı olmaya devam eder. Örneğin normal ölçülerde heterozigot bir erkek normal işlevli yabani tip bir alleli yavru dölün yarısına aktarır. Bu allel anneden gelen mutant alleli etkisiz duruma getirir.

İnsanlarda iki ayrı genetik bozukluğun, 15. kromozomun (15q1) aynı bölgesindeki farklı damgalanma sonucu ortaya çıktığı düşünülmektedir. Her iki durumda da hastalık, 15.kromozom çiftlerinden birinde bu bölgedeki bir parçanın benzer şekilde delesyonundan ötürü ortaya çıkmaktadır. İlk bozukluk Prader-Willi Sendromudur (PWS) ve babaya ait delesyona uğramış kromozom kalıtlandığında ortaya çıkar. Eğer delesyona uğramış kromozom anneye aitse o zaman farklı fenotipik anormallikler gösteren Angelman Sendromu (AS) ortaya çıkmaktadır. Bu iki durum fenotipik olarak tamamen farklıdır. PWS’de kontrolsüz iştahın olduğu yeme bozukluğu, şişmanlık ve diyabetin yanı sıra zihinsel gerilik görülür. AS’de ise zihinsel geriliğin yanı sıra tamamen farklı davranış biçimleri görülür. Bu durumda 15q1 bölgesinin erkek ve dişi gametlerde farklı şekilde damgalandığını ve normal gelişim için hem anneye hem de babaya ait bölgelerin gerekli olduğunu söyleyebiliriz.

Özgül genlerden ziyade belirli kromozom bölgeleri damgalanıyor gibi görünse de, damgalanmanın moleküler mekanizması hala bir varsayımdan ibarettir. Bu konuda DNA metilasyonunun işe karıştığı düşünülmektedir. Omurgalılarda metil grupları DNA metil transferaz adlı enzimin katalitik aktivitesiyle sitozinin 5′ pozisyonundaki karbon atomuna takılabilir. Metil grubu DNA’da GC gruplarının bulunduğu bölgelere takılmaktadır. Yüksek oranda metilasyonun gen aktivitesini inhibe ettiğini ve aktif genlerin veya onların düzenleyici dizilerinin genellikle metillenmediğini gösteren delillerden dolayı, DNA metilasyonun damgalama olayından sorumlu bir mekanizma olarak düşünmek mantıklıdır.

Damgalanma konusunda daha bir çok soru belirsizliğini korumaktadır. Kaç tane genin damgalamada söz konusu olduğu ve bunların gelişimdeki rolleri bilinmemektedir. Bundan dolayı da klonların kopyalandığı canlıya tıpa tıp benzemeyebileceklerini söyleyebiliriz.

Yapılan bir çalışmada, “blastomere separation yöntemi”ne göre aynı embriyodan kopyalanmış iki ineğin sütlerinin kalite ve tat baz alındığında sadece % 70 oranında benzediği saptanmıştır.

Doç.Dr.Eyyüp Rencüzoğulları

Kaynaklar

Başaran, N. 1996, Tıbbi Genetik, 6.baskı, Bilim Teknik Yayınevi, İstanbul.

Klug, W., Cummings M.R. 2002. Genetik Kavramlar, 6.baskı, Çeviri Ed. Öner, C., Palme Yayıncılık, Ankara.
Temizkan, G. 1999, Genetik II.Moleküler Genetik, İ.Ü.Fen Fakültesi Basımevi, İstanbul,

http://encarta.msn.com/text

http://www.personal.psu.edu/users

http://www.omu.edu.tr

http://www.turkiye.net

http://www.tubitak.gov.tr

http://gslc.genetics.utah.edu/units/cloning/whatiscloning/

13 Oct

İnsan Genom Projesi

İnsanlık tarihinin, ateş, elektrik, tekerlek, matbaa, atomun parçalanması kadar önemli buluşları arasına giren “gen haritası”nın çıkarılması, bilim dünyasında büyük sevince neden oldu. Özellikle, tıpta bilinmeyenlerin giderek azalmasını ve genetik kökenli hastalıkların tedavisini beraberinde getirecek olan bu muhteşem buluş aslında ne anlama geliyor ?

İnsan genom Projesinin temel amacı, insan DNA’sında bulunan 3 milyar kadar baz çiftinin dizilimini ve bunların % 2-5 ‘ini oluşturan genlerin yerini bulmak. Bu aslında zor bir iş; çünkü insan genomunda kesin sayısı şimdilik bilinmiyor olsa da 40 bin ile 80 bin arasında gen olduğu sanılıyor. Dış görünüşümüzdeki onca farklılığa rağmen, aslında biz insanların kalıtsal yapısı büyük ölçüde birbirine benzer. İnsanların DNA yapılarının %99, 9’u ortaktır. İnsan Genom Projesi de bu ortak genleri bulmayı hedefliyor. Yaklaşık 15-20 yıldır bu projeyle uğraşılmasına rağmen henüz genom projesi tam olarak çözülebilmiş değildir. Ortaya çıkacak veri bankası, insanı insan yapan genlerin yanında bir insanı başkalarından ayıran genleri de gösteren eşsiz bir kaynak olacak. Bu proje ile elde edilen bilgilerin 21. y.y ’da tıp dünyasında çok büyük yenilikler ve keşifler getireceği beklenmektedir. Bu bilgiler aynı zamanda, bir çok genetik hastalığın tedavisini de mümkün kılabilecektir. İnsan Genom Projesi’nde ilk beş yıllık hedeflerin arasında aşağıdaki amaçlar bulunmaktadır:

İnsan genomunun haritasını çıkarmak
Model olarak kullanılabilecek diğer bazı
canlıların da gen haritalarını çıkarmak
Veri toplanması ve dağılımı
Etik, kanuni ve sosyal düşünceler
Araştırma eğitimi
Teknoloji gelişimi
Teknoloji transferi
Bunlar da Olacak mı?
Gen haritası talebi!
21. yüzyılın genetik mucizesine yetişenler gün gelecek yalnız eş seçerken değil, sağlık sigortası yaptırırken, birilerini işe alırken ya da birilerine ev kiralarken; muhataplarından birer adet “gen haritası” talep edebilecekler.

Genetik ayrımcılık!
Bilimsel buluşların ne pahasına olursa olsun önüne geçilemeyeceği açık. Hayatı uzatmak ve çare bulunamayan hastalıklara getirilebilecek radikal tedavi olanakları; bazı maliyetlere katlanmayı kaçınılmaz kılıyor. Tamam. Ama tüm bunlar tüyler ürpertici bir “genetik ayrımcılığın” eşiğinde olduğumuzu engellemiyor yine de. Irk, din, etnik ayrımcılıktan sonra; bir de “genetik ayrımcılık” çıkacak gibi başımıza.
Ayrımcılığın ilk işaretleri!
Yeni ayrımcılığın ilk işaretleri kendini ele vermeye başladı bile. “El Pais”te çıkan bir habere göre, İngiltere’de bazı sigorta şirketleri şimdiden, sağlık sigortası yapmadan önce müşterilerinden “genetik analiz” istiyor ve sigorta ücretini, analiz sonuçlarına göre saptıyormuş. Poliçe için söz konusu şirkete başvuran kişide Alzheimer ya da belli bazı kanser türlerine genetik yatkınlık varsa, ücret beş misline çıkabiliyormuş.

Genetikle at başı giden enformatik devrimi sayesinde bu noktaya çok kısa sürede ulaşılabileceği söyleniyor. Moleküler biyolog Dr. Francesca Lancillotti, “DNA’nın 12 bin genini okuyabilmek; bundan 20 yıl önce oldukça zaman alırken, enformatik sayesinde bu işlem şimdi sadece bir dakikada yapılabiliyor. Bir yanıyla büyüleyici, bir yanıyla ürkütücü bir gelişme bu. Ne var ki, bilim korku tanımaz. Girdik bir kez yarışa. Kemerleri bağlayıp, her şeye hazırlıklı olmak lazım…!”
21. yüzyıl tepemizin üstünde cereyan eden bir “çifte devrimle” gümbür gümbür yol alıyor. Ne etik, ekonomik, siyasi, sosyal tartışmalar; ne de mevcut yasalar erişebiliyor çifte devrimin hızına.

Bütün bu çalışma kaça mal oldu ?
Tüm deneyin maliyetinin 200 milyon dolar civarında olduğu hesaplanıyor.

* Genomu nerede “okuyabilirim” ?
İnternet üzerinde. Ama, bir hayli zamana ihtiyacınız var. Çünkü 4’er harften (A,T,C,G) oluşan 3 milyar harflik bir dizinden söz ediyoruz. Bu 3 milyar harfin okunması 9,5 yıl sürüyor.

Türkiye de bu projenin içinde mi?
Maalesef. Dünyada gelişmiş bir çok ülke bu çalışmanın içerisine girmişken, Türkiye’de henüz bu konuda parmakla gösterilecek örnek bir çalışma, ya da araştırma kurumları bulunmamaktadır. Üniversiteler bünyesinde kısmen yapılmaktadır. Çünkü henüz yetişmiş elemanlarımız yoktur. Ama geçtiğimiz 7-8 yıl içinde gerek okulumuzdan, gerekse ülkemizin diğer güzide okullarından yetişmiş, Genetik Mühendisliğinde okuyan, doktorasını yapmakta olan bir çok öğrencimiz bulunmaktadır. Bunların bir kısmı ülkemizde bir kısmı ise yurt dışında lisans ya da doktora seviyesinde eğitim almaktadırlar. İnancımız şudur ki; geleceğin Genetik Mühendisleri yetişmektedir ve yetiştiklerine inandıkları ve imkân sağladığımız gün ise ülkemize bu teknolojiyi taşıyacaklardır.

Tüm hastalıklara çare olacak mı ?
Büyük bir ihtimalle. Bütün hastalıklar, insan genlerindeki arızalar ve yanlış diziliş nedeniyle oluştuğundan, genetik yapının tam olarak anlaşılması ve bunları “düzeltmenin” yolunun bulunması, hastalıkların da önlenmesi anlamına gelebilecek. Sadece genetik değil, çevresel faktörlerin neden olduğu hastalıklara da, daha ileri tedavi yöntemlerinin geliştirilebileceği sanılmaktadır.

Faydalarını ne zaman görebileceğiz ?
Alzheimer ve bazı kanser türlerinin tedavisinde, şimdiden bazı ilerlemeler sağlandığı biliniyor. Önümüzdeki birkaç yıl içinde yeni tedavi yöntemleri ve ilaçların, dünyanın çeşitli yerlerindeki araştırmacılar tarafından ortaya çıkarılması söz konusu olabilecek. Ancak kalp hastalığı gibi, hem genetik hem de çevresel nedenleri bulunan hastalıklar için daha uzun yıllar (20, 30, 40 yıl) beklenmesi gerekecek.

Sakıncaları da olacak mı ?
Elbette. Belirli hastalıklara neden olan belirli genler saptandığında, bu genlere sahip insanların kayıtları, işyerlerinin ve sigorta şirketlerini eline geçebilecek. Bu da, işe alınma ve sigortalama anında “tercih edilmeme” nedeni olabilecek. Doğumdan önce bebeğin genetik ‘arıza’sının ortaya çıkması, anne ve babalara “doğumdan vazgeçme” opsiyonu tanıyacak. Zengin ve yoksul ülkeler, bir ülkenin zengin ve yoksul bölgeleri ve vatandaşları arasında, genetik teknolojisinin kullanımı açısından farklılıklar, kaçınılmaz olarak yaşanacak. Bu da, sağlık ve yaş ortalaması açısından farkın açılmasına yol açacak.

Deneyler kimin genleriyle yapıldı?
Tesadüfi olarak, her ırk ve cinsten önce 12, sonra da 24 insanın sperm ve kanları kullanılarak yapıldı. Her ne kadar her insanın genetik yapısı, bir diğerinden farklılık gösterse de genel farklılık oranı (varyasyon) binde 2 oranında yaşanıyor. Bu yüzden, elde edilen bulguların tüm insanlığa uygulanabileceği ve herkesin derdine çare olabileceği düşünülüyor.

Genom projesinin Geldiği Son Nokta
Genom projesi, ne basında abartıldığı gibi hastalıkları tamamen bitirip ölümsüzlüğü getiren ne de faydasız bir çalışma değildir. Elbetteki insan sağlığına faydaları olmuştur, olacaktır da. Ama bunlar hiçbir zaman için sanıldığı gibi ölümsüzlüğü getirmeyecektir. Yalnızca, yaşarken daha sağlıklı bir hayat sürülebilecek ya da birçok hastalık belki tarihe karışacaktır. Ama hiçbir zaman için bu proje sayesinde insanlık, sanıldığı gibi bütün hastalıklarına çare bulamayacaktır. Şu an itibariyle bu çalışmayı yürüten bilim adamları, genom projesine ek olarak yeni bir projeye daha imza attılar; “Proteom Projesi”. Bu projeyle vücuttaki bütün proteinlerin incelenmesi amaçlanmaktadır.

protein nedir?
“Proteom Projesi”ni oluşturan proteinler, vücudumuzu meydana getiren temel yapı taşlarımızdan, hem de önemlilerinden birisidir. Aynı zamanda günlük beslenmemizde önemli bir yer tutan organik besin kaynaklarımızdan birisidir.
Protein temel olarak, 20 çeşit amino asitin farklı kombinasyonlarla bir araya gelmesiyle oluşur. Vücutta 5-10 amino asitten oluşan küçük proteinler bulunabildiği gibi, 500-1000 amino asitin bir araya gelerek oluşturduğu dev proteinler de bulunabilir. Proteinlerin en önemli özelliği, canlılara özgü olmasıdır. Yani her bir canlının protein yapısı birbirinden farklı olduğu gibi, bir canlıda bulunan proteinler de birbirinden farklı olabilmektedir. Proteinleri birbirinden farklı kılan özellik ise, DNA’nın kontrolünde, DNA şifresine uygun bir şekilde amino asitlerin yan yana getirilmesiyle oluşmasıdır. Bir proteini meydana getiren amino asitlerin sıra, sayı ya da çeşidinin değişmesi, oluşacak proteinin farklı olmasına neden olacaktır. protein yapımına katılan 20 çeşit amino asitin her birini bir rakama benzetirsek, rakamların bir araya gelerek oluşturduğu sayıya da protein deriz. Dolayısıyla 20 farklı rakamdan ne kadar fazla sayı kombinasyonu oluşturabileceğimizi sizin hayal gücünüze bırakıyoruz.

Proteinlerin Görevleri nelerdir

Enzimlerimizin (Vücudumuzdaki işçiler) yapısına katılır
Hormonlarımızın yapısına katılır
Kaslarımızın yapısına katılır
Hücre zarımızın yapısına katılır
Vücut enerjimizin elde edilmesinde kullanılır
Vücut savunmamızda görev yapan antikorlarımızın yapısına katılır
Proteom, genom projesini destekleyecek mi?
Proteom projesi ile vücuttaki proteinler tanınacak, dolayısıyla proteinlerden oluşan enzimler tanınmış olacaktır. Bu da, her işini, hatta kendini eşlemeyi dahi enzimlere yaptıran DNA’nın, dolayısıyla genom projesinin daha iyi anlaşılmasına yardım edeceği kanaatindeyiz.

Umarız tüm bu gelişmeler insanlığın faydasına olur. Her türlü teknolojik gelişmeyi kendi amaç ya da çıkarları uğruna kullanmaktan çekinmeyen kötü ruhlu insanların elinde bir vahşete yol açmamasını temenni ediyoruz. Sağlıklı ve mutlu yarınlara kavuşmak temennilerimizle…

Zafer ZENGİN
Biyoloji Öğretmeni

13 Oct

Aminoasitler

Canlı organizmaların temelini nasıl hücreler meydana getiriyor ise, hücrelerin temelinide proteinler meydana getirir.protein molekülleri hücreyi inşaa eden birer tuğla gibidir.Amino asitler ise proteinleri meydana getiren daha küçük moleküllerdir. Yani amino asitler uzun zincirler oluşturarak proteinleri, proteinlerde kompleks bir şekilde organize olarak hücreyi meydana getirir. Tabii karmaşık bir yapıya sahip olan hücre yanlızca proteinlerden oluşmaz.Bunun yanında karbonhidratlar, yağlar, glikolipidler, fosfolipidler ve DNA - RNA molekülleri gibi kimysal maddelerde hücrenin yapısına katılırlar.Fakat proteinsiz bir hücre düşünmek mümkün değildir. İlk olarak proteinleri meydana getiren en ufak birim olan amino asitlerin kimyasal yapılarını ve diğer özelliklerini tablo halinde ele alalım.

Tablomuzda, doğada en çok bulunan 20 tane amino asitin kimyasal formülleri ve özellikleri verilmiştir.Bunun yanında bilinmeyen amino asitlerde vardır.Bir kaç örnek verelim ;

Hidroksiprolin, metilizin, fosfoserini iyodotronin vs. gibi.Fakat bu amino asitler ender rastlanan amino asitler olup hücre içinde en çok rastlanılanları tabloda verdiğimiz 20 tanesidir.

Amino asit molekülleri, bir ucunda ” Amino grubu (NH2) ” diğer ucunda ise ” Karboksil (COOH) ” grubu taşırlar.İşte amino asitlerin yan yana gelip zincirler oluşturarak proteinleri sentezlemesi, bu iki grubun aralarında kovalent veya iyonik bağ yapmasıyla gerçekleşir.

İki amino asit yan yana geldiklerinde COOH ve NH2 grupları arasında bağlanma meydana gelir ve bu bağa
” Peptid ” bağı adı verilir.Bağlanma sırasında ise bir su molekülü sebest kalır.İki amino asitin yanlızca uç kısımlarını yani karboksil ve amino gruplarının nasıl bağlandını birde reaksiyon şeklinde görelim.

COOH + NH2 <——————–> CO — NH + H2O (su)

Denklemimizde COOH 1.aminoasitin bir ucu, NH2 ise 2.amino asitimizin diğer ucunu temsil etmektedir.Bu uçlar yanyana geldiklerinde COOH grubundan bir oksijen ve NH2 grubundan bir hidrojen serbest kalır.Böylelikle serbest kalan bu atomlar aralarında bağ yaparak suyu oluşturur.

CO ile NH arasındaki bağ ise ” Peptid ” bağıdır.İki amino asitin yanyana gelmesiyle oluşan peptid bağına
” Dipeptid”, üç veya daha fazla (yüzlerce yada binlerce) amino asitin yanyana gelmesiyle oluşan zincirdeki peptid bağlarına ise ” polipeptid ” adı verilir.

Proteinler düz amino asit zincirlerinden meydana gelmesine rağmen oldukça karmaşık yapılara sahiptir.Bunun nedeni ise zincirdeki bazı amino asitlerin birbirleriyle ikinci veya üçüncü bir bağ yapmasındandır.(Bkz. Temel bilgiler sayfası “Proteinler” bölümü).Proteinler hücre için mutlaka gerekli moleküller olup bazı proteinler enzim yapısındadırlar ve hücre içerisinde sürekli olarak kimyasal reaksiyon basamaklarına katılarak metabolik faaliyetleri düzenlerler.

Hücre amino asitleri yan yana getirip proteinleri sentezlediği gibi aynı şekilde vücuda alınan proteinleride en küçük birimlerine kadar ayırır.Örneğin gıda olarak tüketilen et, yumurta, süt ve yoğurt gibi besinler bol miktarda protein içerir.Fakat hücrelerin her zaman proteine ihtiyacı olmaz ve bu proteinleri amino asitlerine kadar parçalarlar.

Moleküllerin vücuda alındıktan sonra parçalanması olayına ” Katabolizma “, vücuttaki küçük moleküllerden daha büyük başka moleküller sentezlenmesi olayına ise ” Anabolizma ” denir.

13 Oct

What the Bleep do We Know?

Ne Biliyoruz ki? Hepimiz kendi gerçeğimizi yaşıyoruz. Peki, gerçeğimiz neye göre belirleniyor? Daha doğrusu biz mi belirliyoruz yoksa kader dediğimiz şey bizden bağımsız belirlenen gerçekliğimiz mi? “Ne biliyoruz ki?”de üzerinde durulan kendi gerçekliğimizi bizim belirlediğimiz. Filmde kuantum gariplikleri anlatılıyor, etkilenmemek mümkün değil. Ama yaşadığı yüzyılın niteliğinden olacak (ya da talihsizliğinden belki) kafası karışık bir Asyalı olarak asıl üzerinde durulacak olanın, sorularımın asıl cevabının kuantum paradigmasının benim gerçekliğimle ilgilenen kısmında olduğunu düşünüyorum.

Film diyor ki büyük patlama öncesi her şey bir iken şimdi ayrıldık sanmayın, dolanığız. Hepimiz biriz, ayrı değiliz. Bunu Avrupalı’nın ağzından duymak güzel. O ki önce soylularla soylu olmayanların sonra kendi ırkından olanlarla olmayanların en kanlı savaşlarının doğurduğu, büyüttüğü kıtanın çocuğu. Amerikalı’nın geçmişi için de benzer şeyler söyleyebiliriz. Ve bize hepimizin aynı olduğundan, bir olduğundan bahsediyorlar… İçine doğduğum yapının, düşüncenin, anlayışın yabancılar tarafından onaylandığını görmek güzel fakat bu bir olmak düşüncesi dışında şöyle bir önerme daha yükseliyor filmden; her şey insanın kendi elinde. Tüm mesele daha iyi odaklanabilmekte. Düşündüklerin dünyayı etkiliyor… Bu noktada sanki omzumuzdan dürtülüyoruz; her şey senin elinde olabilir mi? Ya kadere ne oldu? Ama yine de kısmen onaylanmışlık hissi doğuyor, bize öğretilen de hep güzel düşünmenin gerekliliği değil mi? Kuantum paradigması vasıtasıyla ilginç bir şekilde batının bizi anlaması ya da daha gerçekçi bir ifadeyle “olduğumuz gibi” olarak kendimizi batıya gösterebilme umudumuz doğuyor. Hayır, hayır, bu defa gerçekten taklit ederek değil, kadim değerlerimizle kendimizi batılılara yakın hissediyoruz. Kendimizden kastımı da şöyle açayım; Rönesans’ı içine sindiremeyen, içselleştiremeyen kim varsa hepimiz. Gerçeğin bilimin tekelinde olmadığına inanan, gerçeği matematiksel hesaplarla, karelerle, üçgenlerle netleştiremeyen, doğrusallıktan olabildiğince uzak durmaya çalışan hepimiz. Sosyal yaşantımızı bile varsayımlar üzerine kurulu teorilerle açıklamaya kalkanlara, teoriye uymayan gerçeği yola getirmek için insan yaratılışını değiştirmeyi önerenlere yani bir bakıma toplum mühendislerine karşı gözlerini kocaman kocaman açıp, acaba bu olan biten normal de ben mi doğru algılayamıyorum diye şaşırıp kalan hepimiz…

Aslında biz batıya yaklaşmıyoruz, o bize yaklaşıyor. Yine de kronik anlayışlarından kurtulabilmiş değiller. Batılı olanı biteni kendi kontrolünde tutmak istiyor. Daha doğrusu gerçeğin kontrol edilebilir olanını seviyor. Örneğin kilise egemenliği sırasında kilise gerçeğin ne olması gerektiğine karar veriyordu, bir belirsizlik yoktu (!) Daha sonra Rönesans ve bilimin yükselişi… Bu defa gerçeğin ne olduğuna bilim karar veriyor. Batılının geldiği son noktada ise gerçeği belirleyen insanın ta kendisi. Filmde daha iyi odaklanabilmenin öğretilebilirliğinden bahsediyor. Öğrenelim ve dünyayı kendi istediğimiz gerçekliğimize göre sekilendirelim. Bu defa da gerçek insanın kendi tekelinde! Tüh yine olmadı diyorum içimden. Yine uyuşamadık genel kabul görmesi beklenenle. Ama bu normal… Kendimle konuşmaya dalıyorum; bu normal… İki çeşit düşünce yoktur, aynı denize, aynı buluta, aynı kediye bakıp kendi gerçeğini gören milyonlarca farklı insan ve dolayısıyla farklı düşünce vardır. Fakat iki çeşit insan vardır, kendi düşüncesinin farklı olduğunu fark eden ya da hazır düşünülmüş olanı kabul eden. Örneğin komünizm, sosyalizm, kapitalizm, feminizm, hazır düşünülmüş yapılar. Adanmaya hazır hissettirir kendini ama yavanlık, içlerine girildiğinde anlaşılır. Örneğin bir kapitalistsin, tüm donanımın, bilgin fevkalade, bir sosyaliste en tutarlısından sıralayacağın onlarca satır söz var piyasa ekonomisinin adaletsizliğinden dem vurduğunda. Gayet güven verici bir durum fakat yavan, çünkü kalıp içindesin. Kalıptan çıkarsan artık iflah olmaz kapitalist değilsin, kendi gerçeğinle baş başasın. Filmde de bundan bahsediyor, kendi güzelliğinizi yaşayın, kalıplar içine girmeyin, kendinizi kilitlemeyin diyor. Doğru, fakat eksik bilgiden kaynaklı çelişik bir durum ortaya çıkıyor. Zaten filmi izledikten sonra da fazla düşünmeden ilk akla gelenlerden biri bu, herkes kendi istediği gerçekliği yaşayamaz çünkü bunlar çakışır. Herkes zengin olmak ister mesela fakat dünyamız sadece bir kısmını zengin etmeye yetecek kaynak içerir… Daha güzel örnekler de bulunabilir bu çelişik duruma. Genel kabul görmesi beklenenle işte bu ince ayrıntıda ayrıştık. Belki de iyi ki ayrıştık yoksa kalıba girecektik, kuantum paradigmasının ‘kendi gerçeğini kendin yarat’ kalıbına. Girmedik çünkü ‘yoktan da vardan da öte bir var’ olduğuna inanmak bu coğrafya için hayati. Gerçeğimizi çizen bir tanrı elbette olmasını istediğimiz gerçekliği göz önünde bulundurur, dua bunun için var ama son tahlilde kendimizi bilinmeyene bırakmak zorundayız. Çünkü gerçek senin benim, onun kontrolünde değil. Kilise yanıldı… Ve şimdi de klasik fiziğin kesin doğruları yıkılıyor… Kendimizi bir bilinmeyene bıraktık ve bilemem kaç defa onaylandık…

11 Oct

Karakutu

“Karakutu” ile aynı çağrışımı yapmasada, uçuş veri kayıt cihazlarına “turuncu kutu” demek daha doğru olurdu; ne de olsa, kolayca bulunabilmeleri amacıyla hemen göze çarpan portakal renkli kutulara yerleştiriliyorlar. Uçuş verilerini kaydetmenin bir kaza durumunda oynadığı hayati rol bugün herkesçe kabul edilse de, David Warren 1950′lerde bu fikirle ortaya çıktığında neredeyse kimseyi icadının faydasına inandıramamıştı. 1953′te Warren, Avusturalya Havacılık Araştırma Kurumu’nda uzman bilimadamı olarak, dünyanın ilk jet yolcu uçağı De Haviland Comet’in düşmesinin ardından enkaz incelemelerine katıldı; bir ticaret fuarında gördüğü küçük ses kaydediciyi hatırlayarak, uçağın düşme anında kokpitte neler olduğunu bilmenin çok işe yarayabileceğini düşündü; böylece uçaktaki aygıtların göstergeleri ile pilotun sesini kaydedebilecek bir makine yapmak için kafa yormaya başladı. Düşüncelerinin ayrıntılı bir teklifini yazıp birkaç farklı ülkenin havacılık yetkililerine gönderdiyse de, ilgilenen kimseyi bulamadı. Ama yılmadan devam etti. Pilotun konuşmalarının yanı sıra, uçağın hız, irtifa ve yönünü kaydedebilen bir prototip yaptı; veriler bir teyp bandı yerine çelik tel üzerine kaydedildiğinden yangınlarda zarar görme olasılığıda düştü. Warren nihayet 1958′de prototipini, daha önce RAF’ın yüksek bir mevkiinde bulunmuş olan Sir Robert Hardingham’a gösterme fırsatını buldu. Sir Robert o sıralarda Avusturalya Havacılık Kurumu’nu ziyarete gelmişti. Aygıtın potansiyelini farkeden Hardingham’ın İngiltere’ye dönüşünde hareketle savunduğu fikir, Havacılık Bakanlığı’ndan onay aldı; uçuş veri kayıt cihazları daha sonra İngiltere’de zorunlu hale getirilecekti. Bekleneceği gibi, karakutuları zorunlu hale getiren ilk ülke Avusturalya oldu; 1960′ta Queensland’de meydana gelen bir uçak kazasını inceleyen yargıç, tüm uçaklarda uçuş veri kayıt cihazlarının olmasını tavsiye edecekti.

11 Oct

Opportunity, dev kraterden 1 yıl sonra çıktı

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA), Mars’a sadece 3 aylığına gönderdiği, ancak 5 yıla yakın süredir faal bulunan robotlarından Opportunity, Kızıl Gezegen’de 1 yıl önce indiği dev bir kraterden yeni çıktı. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA), Mars’a sadece 3 aylığına gönderdiği, ancak 5 yıla yakın süredir faal bulunan robotlarından Opportunity, Kızıl Gezegen’de 1 yıl önce indiği dev bir kraterden yeni çıktı. NASA mühendisleri, göktaşı çarpmasıyla oluşan 800 metre genişliğindeki Victoria Krateri’nin tabanına Kızıl Gezegen’in jeolojik geçmişini araştırmak amacıyla bir yıl önce tehlikeli bir yolculuktan sonra inmeyi başaran robotun sol ön tekerleğinde bir voltaj yükselmesi tespit ettiklerini ve bunun üzerine Opportunity’yi buradan çıkarma kararı aldıklarını belirttiler. Opportunity’nin ikizi Spirit’in, 2006′da benzer bir voltaj yükselmesinden sonra sağ ön tekerleği devre dışı kalmıştı. Kızıl Gezegen’in Meridiani düzlüğündeki Opportunity, geçen yıl Eylül’de Victoria Krateri’ne inerek, parlak kaya katmanlarını incelemişti. Kraterden çıkan Opportunity, ekvatoryal düzlükteki gevşek kayaları inceleyecek. NASA, Spirit ve Opportunity’yi 2004 başında sadece 90 günlük bir görev için göndermişti.

11 Oct

Mars’ta yaşanabilir mi?

“Kızıl gezegen” olarak da bilinen Mars’ın toprağını mayıs ayından beri inceleyen “Zümrüd-ü Anka” (Phoenix) adlı robotun, Mars toprağında hayatın oluşumunu oldukça güç hale getiren bir kimyasal madde bulduğu bildirildi. Bilim adamlarının Mars’ın kuzey kutbu yakınında, Dünya’dakini andıran ve asparagas, yeşil bezelye ve şalgam yetiştirmeye elverişli araziler bulunduğu yönünde daha önce yaptıkları açıklamalara karşın, yapılan ikinci laboratuvar testleri, Mars toprağında kimyasal olarak aktif ve son derece yakıcı bir tuz olarak bilinen ”perchlorate” maddesinin bulunduğunu ortaya çıkardı. Bilim adamları bulunan maddenin perchlorate olduğunun doğrulanması halinde Mars toprağının hayat oluşumu için daha önce inanılandan daha az elverişli olduğunun açıklık kazanacağını söylediler. Görüşüne başvurulan, ancak Mars’taki araştırma ile ilgisi bulunmayan Brown Üniversitesinden bir jeolog olan Joh Mustard, bütün veriler belli olana kadar Mars toprağının potansiyel olarak hayatın oluşumunu destekleme ihtimalinin saklı tutulmasını kaydederek, ”ancak ilk bakışta bu tepkisel bir bileşik. Bu genelde hayatın oluşumu ile ilgisi olmayan bir madde” diye konuştu. Perchlorate maddesinin Dünya’da hem doğal halde hem de insan yapısı bir zehirleyici madde olarak, bazen toprakta ve yerüstü sularında bulunduğuna işaret eden uzmanlar, katı roket yakıtının ana maddesini oluşturan bu maddenin, havai fişeklerde ve diğer patlayıcı maddelerde kullanılan bir madde olduğuna dikkati çektiler.

11 Oct

Karanlık maddenin gizemi

Hubble ve Chandra uzay teleskoplarıyla iki galaksinin çarpışma süreci fotoğraflandı. Çarpışmada gizemli karanlık maddenin yaydığı enerji, farklı bir reaksiyon vererek sıradan maddeden ayrıştı. ABD’nin California Üniversitesi astronomların uzay teleskopları Hubble ve Chandra ile bir renklendirme tekniği sayesinde optik görüntüler elde etti. Görüntülerde mavi renkli görülen karanlık madde, hiç durmadan pembe renkli ve özellikle sıcak gazlardan oluşan sıradan madde kümelerinin içinden geçiyor. Güneşin kütlesinden katrilyon kat daha büyük iki galaksinin çarpışması, büyük bir hızla meydana geldi. Bu büyük hızlara rağmen galaksilerin çarpışması binlerce yıl sürebiliyor. Galaksiyi meydana getiren yıldızlar arası boşluk o kadar büyük ki yıldızlar birbirlerine yaklaşamıyorlar. Ancak tüm bu kümelerin birbirleri içerisinden geçme sürecinde, yıldızlar arası boşlukta yer alan tozlar ve gazlar, kütlesi olan tüm objeler, birbirlerinin çekim kuvvetinden etkileniyor. Bullet galaktik kümesinde gözlemlenen çarpışma sürecinde, galaksilerdeki toz ve gazların çekim etkisiyle yavaşladığı, ancak -çekimsel görünteleme diye adlandırılan teknikle belirlenen- kara maddenin sadece kendi içerisinde bir etkileşime girdiği, görüntülenebilen maddenin çekim kuvvetlerine verdiğine benzer reaksiyonlar göstermediği ve tozlar ile gazlar gibi yavaşlamadığı gözlemlendi. Astrofizikçi Marusa Bradac, son gözlemin karanlık maddenin gizemli özelliklerini anlamada anahtar niteliğindeki olduğunu belirterek, “Karanlık madde, evrende sıradan maddeden 5 kez daha fazla” dedi. Bradac, “Bu araştırma, bildiğimizden çok farklı ve bizi oluşturan bir madde ile karşı karşıya olduğumuzu doğruluyor” diye konuştu. Araştırma, Astrophysical Journal’ın gelecek sayısında yayımlanacak.

© 2009 Teknoloji Haberleri

Designed by NET-TEC Webspace -- Made free by Einladungskarten | Wintergarten | Ratenkredit