13 Oct

What the Bleep do We Know?

Ne Biliyoruz ki? Hepimiz kendi gerçeğimizi yaşıyoruz. Peki, gerçeğimiz neye göre belirleniyor? Daha doğrusu biz mi belirliyoruz yoksa kader dediğimiz şey bizden bağımsız belirlenen gerçekliğimiz mi? “Ne biliyoruz ki?”de üzerinde durulan kendi gerçekliğimizi bizim belirlediğimiz. Filmde kuantum gariplikleri anlatılıyor, etkilenmemek mümkün değil. Ama yaşadığı yüzyılın niteliğinden olacak (ya da talihsizliğinden belki) kafası karışık bir Asyalı olarak asıl üzerinde durulacak olanın, sorularımın asıl cevabının kuantum paradigmasının benim gerçekliğimle ilgilenen kısmında olduğunu düşünüyorum.

Film diyor ki büyük patlama öncesi her şey bir iken şimdi ayrıldık sanmayın, dolanığız. Hepimiz biriz, ayrı değiliz. Bunu Avrupalı’nın ağzından duymak güzel. O ki önce soylularla soylu olmayanların sonra kendi ırkından olanlarla olmayanların en kanlı savaşlarının doğurduğu, büyüttüğü kıtanın çocuğu. Amerikalı’nın geçmişi için de benzer şeyler söyleyebiliriz. Ve bize hepimizin aynı olduğundan, bir olduğundan bahsediyorlar… İçine doğduğum yapının, düşüncenin, anlayışın yabancılar tarafından onaylandığını görmek güzel fakat bu bir olmak düşüncesi dışında şöyle bir önerme daha yükseliyor filmden; her şey insanın kendi elinde. Tüm mesele daha iyi odaklanabilmekte. Düşündüklerin dünyayı etkiliyor… Bu noktada sanki omzumuzdan dürtülüyoruz; her şey senin elinde olabilir mi? Ya kadere ne oldu? Ama yine de kısmen onaylanmışlık hissi doğuyor, bize öğretilen de hep güzel düşünmenin gerekliliği değil mi? Kuantum paradigması vasıtasıyla ilginç bir şekilde batının bizi anlaması ya da daha gerçekçi bir ifadeyle “olduğumuz gibi” olarak kendimizi batıya gösterebilme umudumuz doğuyor. Hayır, hayır, bu defa gerçekten taklit ederek değil, kadim değerlerimizle kendimizi batılılara yakın hissediyoruz. Kendimizden kastımı da şöyle açayım; Rönesans’ı içine sindiremeyen, içselleştiremeyen kim varsa hepimiz. Gerçeğin bilimin tekelinde olmadığına inanan, gerçeği matematiksel hesaplarla, karelerle, üçgenlerle netleştiremeyen, doğrusallıktan olabildiğince uzak durmaya çalışan hepimiz. Sosyal yaşantımızı bile varsayımlar üzerine kurulu teorilerle açıklamaya kalkanlara, teoriye uymayan gerçeği yola getirmek için insan yaratılışını değiştirmeyi önerenlere yani bir bakıma toplum mühendislerine karşı gözlerini kocaman kocaman açıp, acaba bu olan biten normal de ben mi doğru algılayamıyorum diye şaşırıp kalan hepimiz…

Aslında biz batıya yaklaşmıyoruz, o bize yaklaşıyor. Yine de kronik anlayışlarından kurtulabilmiş değiller. Batılı olanı biteni kendi kontrolünde tutmak istiyor. Daha doğrusu gerçeğin kontrol edilebilir olanını seviyor. Örneğin kilise egemenliği sırasında kilise gerçeğin ne olması gerektiğine karar veriyordu, bir belirsizlik yoktu (!) Daha sonra Rönesans ve bilimin yükselişi… Bu defa gerçeğin ne olduğuna bilim karar veriyor. Batılının geldiği son noktada ise gerçeği belirleyen insanın ta kendisi. Filmde daha iyi odaklanabilmenin öğretilebilirliğinden bahsediyor. Öğrenelim ve dünyayı kendi istediğimiz gerçekliğimize göre sekilendirelim. Bu defa da gerçek insanın kendi tekelinde! Tüh yine olmadı diyorum içimden. Yine uyuşamadık genel kabul görmesi beklenenle. Ama bu normal… Kendimle konuşmaya dalıyorum; bu normal… İki çeşit düşünce yoktur, aynı denize, aynı buluta, aynı kediye bakıp kendi gerçeğini gören milyonlarca farklı insan ve dolayısıyla farklı düşünce vardır. Fakat iki çeşit insan vardır, kendi düşüncesinin farklı olduğunu fark eden ya da hazır düşünülmüş olanı kabul eden. Örneğin komünizm, sosyalizm, kapitalizm, feminizm, hazır düşünülmüş yapılar. Adanmaya hazır hissettirir kendini ama yavanlık, içlerine girildiğinde anlaşılır. Örneğin bir kapitalistsin, tüm donanımın, bilgin fevkalade, bir sosyaliste en tutarlısından sıralayacağın onlarca satır söz var piyasa ekonomisinin adaletsizliğinden dem vurduğunda. Gayet güven verici bir durum fakat yavan, çünkü kalıp içindesin. Kalıptan çıkarsan artık iflah olmaz kapitalist değilsin, kendi gerçeğinle baş başasın. Filmde de bundan bahsediyor, kendi güzelliğinizi yaşayın, kalıplar içine girmeyin, kendinizi kilitlemeyin diyor. Doğru, fakat eksik bilgiden kaynaklı çelişik bir durum ortaya çıkıyor. Zaten filmi izledikten sonra da fazla düşünmeden ilk akla gelenlerden biri bu, herkes kendi istediği gerçekliği yaşayamaz çünkü bunlar çakışır. Herkes zengin olmak ister mesela fakat dünyamız sadece bir kısmını zengin etmeye yetecek kaynak içerir… Daha güzel örnekler de bulunabilir bu çelişik duruma. Genel kabul görmesi beklenenle işte bu ince ayrıntıda ayrıştık. Belki de iyi ki ayrıştık yoksa kalıba girecektik, kuantum paradigmasının ‘kendi gerçeğini kendin yarat’ kalıbına. Girmedik çünkü ‘yoktan da vardan da öte bir var’ olduğuna inanmak bu coğrafya için hayati. Gerçeğimizi çizen bir tanrı elbette olmasını istediğimiz gerçekliği göz önünde bulundurur, dua bunun için var ama son tahlilde kendimizi bilinmeyene bırakmak zorundayız. Çünkü gerçek senin benim, onun kontrolünde değil. Kilise yanıldı… Ve şimdi de klasik fiziğin kesin doğruları yıkılıyor… Kendimizi bir bilinmeyene bıraktık ve bilemem kaç defa onaylandık…

Leave a Reply

© 2009 Teknoloji Haberleri

Designed by NET-TEC Webspace -- Made free by Einladungskarten | Wintergarten | Ratenkredit